Sahip olmak kültüründen YAŞAMDAŞLIK kültürüne

Uzun yıllar geriye gidip insanlığın gelişim sürecine bakıldığında, en azından Harari’nin¹ “bilişsel devrim” olarak nitelediği yaklaşık 70 bin yıl öncesinden günümüze kadar uzanan süreçte, insanlığın takdire şayan bir gelişimin olduğu inkar edilemez. Ancak bütün bu gelişmelere rağmen insanlığın günümüzde karşılaştığı problemler söz konusu olduğunda o teknolojik gelişmelere imza atan bir türün bu kadar “basit” çözümleri olan problemleri çöz(e)mediğini anlamak güçleşiyor. Sadece insanlığın değil birçok türün ve mevcut ekosistemin var oluşunu tehdit eden iklim krizi, obezite kaynaklı ölüm sayıları kadar insanın açlıktan ölmesi, kadın cinayetleri, cinsiyet ayrımcılığı ve dinlerin siyasallaşmasının giderek artması gibi global problemler ile karşı karşıyayız. Bu sorunları çözebilecek zemini elde edebilmemiz için bir kültür değişimi gerekmektedir. Bu yazıda, yeni bilim olan “bağlantısal bütünsellik” biliminden türetilen “Yaşamdaşlık” kültürünün yukarıdaki sorunlardan kurtulmamıza yardımcı olabileceğini anlatmaya çalışacağım ve bunu yaparken büyük ölçüde Türker Kılıç’ın “Yeni Bilim: Bağlantısallık – Yeni Kültür: Yaşamdaşlık” kitabından faydalanacağım.

Yaşamdaşlık kültürüne değinmeden önce bilimsel devrimlerin toplumları nasıl etkileyebileceğini incelemek adına bilim tarihine göz atmak faydalı olacaktır. Aristoteles öğretisine sırtını dayayan geosentrik model -Dünya sabittir, merkezdedir ve diğerleri onun etrafında döner- yıllar sonra Kilisenin gücünü pekiştirmiş ve toplum üzerinde büyük etki yaratmıştır. Aristoteles’ten yaklaşık 2000 yıl sonra yaptığı gözlemler sayesinde devrim yaratan Kopernik ile başlayıp Kepler ile düzenlenen heliosentrik evren modeli -Güneş merkezli sistem, dünya güneşin etrafında döner- Kilisenin toplum üzerindeki mevcut gücünü düşürmüş ve kültürü yeniden şekillendirmiştir. Orta çağ kültüründen aydınlanmaya geçişin arkasındaki bilimsel devrim, Kepler’in başlattığı sistemi matematiğe dayandırarak formüle eden Galiei’nin tümdengelimin üzerine tümevarım metodunu eklemlemesiydi². Doğayı daha iyi anlayabilmek adına deney ve gözlemlerden faydalanan Kopernik, Kepler ve Galilei gerçekleştirdikleri devrim ile yeni bir kültür inşa ettiler. Bu arada tıpkı günümüzdeki otoriter ve baskıcı yönetimler gibi Kilise de gücünün sarsılacağını kuşkusuz çok iyi biliyordu ve devrimin yayılmasını engellemek için Galile’yi zindana atmıştı. Baskı ve sansür ile doğruları bastırabileceğini zanneden Kilise, bu hareketiyle kendi sonunu getirdiğinden bir haberdi: Galilei’nin bu zindanda yazacağı “İki Yeni Bilim” eseri ile dine en büyük darbeyi indirecekti³.

Bilim tarihinde bilimsel devrimlerin, paradigmaların oluşmasını sağlayıp belirsizlikle yapılan mücadelede buzkıran gemiliği rolünü üstlenen -sadece kendi alanlarında çığır açmakla kalmayıp diğer alanları da derinden etkileyen- bilim dallarını görebiliyoruz. Galilei’den sonraki dönem ile devam edersek; 17. yy’da klasik fizik (Newton), 18. yy’da kimya (Priestley), 19 yy’da biyoloji (Darwin), 20. yy’da parçacık fiziği-genetik biliminden sonra günümüzde nörobilim ve yapay zeka bu görevi üstlenmektedir. Özellikle son on yılda yapılan projeler⁴ ile tümedengelim ve tümevarım yöntemleri üzerine eklemlenen yeni bir bilimsel yöntem olan “Bağlantısal bütünsellik” bilimsel metodolojisine ulaştık. Türker Kılıç’ın Descartes-Newton-Bacon dönemi diye tabir ettiği, bütünü oluşturan parçaların temel kabul edildiği dönemden sonra, bu yeni bilimsel yöntemde parçalar değil parçaların birbirleri ile ve bütün ile ilişkileri esastır⁵. Yani, beyin projelerine başlandığında insan beyninin nasıl zihin ürettiğini, beynin nasıl işlediğini öğrenmek için nöronlardan (parça) yola çıkılarak bir sistem oluşturulmuş nöronlar bilgisayarlar ile simule edilmeye çalışılmıştı. Beyindeki her birinin 10 bin diğer nöronla etkileşimde olduğu yaklaşık 100 milyar nöronu, bir tanesi 10 bin bilgisayara bağlı olan 100 milyar bilgisayar ile modellemek söz konusu olmuş ve bunu yapacak teknolojinin yetersizliği orta çıkmıştı. Fakat yeni bilimsel yöntem göz önünde bulundurulduğunda görüldü ki, aslında yetersiz olan sadece teknoloji (100 milyar nöronu modelleyen bilgisayar sistemi) değildi. Bu parçaların birbirleri arasındaki bağlantısallığın, yani konnektomun (nörozihnin) çözülebilmesi için mevcut matematiğimizin de yetersiz olduğu anlaşılmıştı ki bu çok daha zor problemdi. Mevcut matematiğimiz ile değil de ancak Bayesian matematik⁶ ile sadece insan beyninin nasıl düşünce üretebildiğini değil, diğer bütün bilgi (enformasyon) işleyen sistemlerin de nasıl işlediklerinin açıklanabileceği anlaşıldı. Sadece canlılar alemi değil cansız varlıkların da bu sistemlere dahil olduğunu, en yetkin olan enformasyon işleyen sistemin yaşamın kendisi olduğunu ve bütün sistemlerin aynı matematiğe göre işlediğini görüyoruz. Yani insanın karar verme sürecinin, bitkilerin yapraklarının güneşe doğru yönelmesinin ve Jüpiter’in uydularının dönme hareketinin aynı matematik ile formüle edilebileceği düşünülmektedir.Mevcut bilimsel bakışa göre yaşamın temel yapıtaşını atom olarak kabul ediyoruz. Şimdi ise bağlantısal bütünsellik bilimsel metodolojisinde, yani esas olanın parça değil parçalar arası bağlantısallık olduğunu kabul ettiğimizde yaşamın yapı taşının atom değil enformasyon olduğunu anlamaktayız. Genetik biliminden örnek vermek gerekirse, tek tek genleri incelemek yerine genler arası etkileşimi, ağları inceleyerek bütünü daha iyi anlayabiliriz. 

Yukarıda en yetkin bilgi işleme sistemi olarak belirttiğim “yaşam”, kendi içinde kodlamaya sahip olan bütünlerin yani farklı kodlama sistemlerden oluşmaktadır (Tabi ki, yaşam bu bütünlerin toplamından fazlasıdır, aşağıda tekrar bu fazlalıktan bahsedilecek). Bir diğer önemli nokta ise bu kodlamaların hepsinin birbirlerine dönüştürülmesidir. Aşağıdaki görselde, soldaki gif dosyasının datalarının önce proteine, sonra RNA’ya, daha sonra DNA’ya dönüştürülüp, bakteriye enjekte edilip üreyen yeni nesil yavru bakteriden DNA’yı alıp tekrar aynı işlemleri tersine uyguladığımızda sağ taraftaki gif dosyasını elde edebildik⁸. 

Yukarıda belirtildiği üzere “bütünün, onu oluşturan parçaların aritmetik toplamından fazla olması” durumu yaşam için olduğu gibi tüm diğer sistemler içinde geçerlidir. Bu fazlalığı, Türker Kılıç şu şeklide ifade ediyor: “Parçaların birbiriyle bağlantısallığı özyaratım (kendinden yaratma) üzerinden yeni bir kodlama sistemi geliştirerek farklı bir varoluş paradigması oluşturabilir. Yani ‘bütün’ onu oluşturan parçalardan fazladır hatta farklıdır, bu fazlalık ya da farklılık parçaların deterministik ilkelerin dışına çıkarak özyaratım (autopoiesis⁷) ile yeni bir bütünlük oluşturmasıyla gerçekleşir. ‘Yaşam’ da her bütün gibi ve elbette onlardan çok daha farklılaşıp karmaşıklaşmış biçimde, iç içe geçmiş kodlama sistemlerinin birlikte var oluşudur.”

Başlıktan da anlaşılabileceği gibi asıl konumuz olan Yaşamdaşlık kültürünün zeminini oluşturan yeni bilimsel metodolojinin detaylarına anlayabildiğim kadarıyla yer vermeye çalıştıktan sonra bugün yaşadığımız birçok küresel problemlere çözüm olabilecek yeni kültürü tanıtmaya geçmek istiyorum. 

Yaprağın, ormanın kendisi için var olduğu zannından kurtularak, kendisinin orman için olduğu gerçekliğini anlamasıdır yaşamdaşlık.”

Öncelikle, yaşamın biz insanlar için olduğu kanısını terk edilip insanlığın yaşam için var olduğunun kabullenilmesi gerekmekte. Türler arasında en tepeye koyduğumuz insanlığın aslında diğer türlerden hatta varlıklardan daha üstün olması söz konusu değil. İnsan zihni elbette daha karmaşık bir yapıya sahip fakat diğer varlıklardan nitelik olarak değil nicelik olarak farklıyız. Bu yeni paradigma ile hukuk, eğitim gibi mevcut kurulu sistemleri dönüştürmemiz gerekiyor. İnsanın haklarını en yüce sayan hukuk sisteminden yaşamın haklarını, iyiliğini insana karşı koruyan bir hukuk sistemine; bireysel gelişimin esas sayıldığı eğitim sisteminden “kendini geliştirmek istiyorsan işe yanındakini geliştirerek başla⁹” ilkesinin temelde olduğu bir eğitim sistemine geçmemiz gerektiğini ifade eden bir kültürden söz etmekteyiz. Ayrıca, mevcut eğitim sistemlerinde pek mühim kabul edilen çalışkanlık ve zekiliğin üzerine, yaşamdaşlık kültürü yeni kavramlar ekliyor: İyilik (yaşam için), meraklılık ve yaratıcılık. 

Kültürün dönüşümü uzun yıllar alacak bir süreç olmakla beraber kültürü inşa eden zihinlerdir. Zihnimizi (konnektomumuzu) şekillendirerek yani nöronlarımız arasında yeni ağlar (bağlantısallıklar) oluşturarak bu dönüşümü sağlayabiliriz. Türker Kılıç’ın da sürekli altını çizdiği ve en büyük “beyin cerrahları” olarak tanımladığı öğretmenler bu hususta çok önemli bir yere sahiptir. Bağlantılarını düzenleme ya da yeni bağlantılar kurma yetisi olan beyin plastisitesinin en faal olduğu dönemin erken yaşlara denk gelmesi de öğretmenlerin önemini vurgulamaktadır. Bunun dışında bizleri sevince yükseltecek olan sürecin ilk basamağı olan “merak” kavramının da altını çizmemiz gerekiyor. Bu süreçte ilk adım olan merak ile başlayıp, merak ettiğimizi anladıktan sonra anlamlandırarak sevince (daha iyiye) ulaşabilmekteyiz. 

“Evrenin sonsuz güzelliğine dalmak, onun içinde erimek karşısında insanın kendi üzüntüleri, sıkıntıları, ölümü bir hiç kalır. «Bütünü» görmeğe ne kadar yükselirsek, çevremizdeki sonlu ve eksik varlıkların kötülüğünden duyduğumuz acıdan o kadar uzaklaşırız. İnsanın bakışları tek tek varlıkların göçüp gitmesinden, kendi didinme ve acılarından sıyrılıp ne kadar bütünün uyum ve sonsuzluğuna çevrilirse, «kahramanca bir coşkunlukla» acı ve ölüm de o kadar yenilmiş olur. Bu evren içinde ölüm de yoktur; ancak öz’ün dış görünüşlerinin biçim değiştirmeleri vardır.” 

Giordano Bruno – Eroici furori (Kahramanca coşkunluk)¹⁰

İnsanlığın var oluşunun en temel problemi olan ölüm kavramı yeni kültür ile değerlendirildiğinde bu meseleye bile farklı bir bakış kazandırılabilir. Yukarıdaki G. Bruno’nun şiirinden de anlaşılabileceği gibi yaşam merkezli paradigmada, yaşamın sadece bir parçası olan insanlığın varoluşunun doğal bir süreç ile yeni formlara dönüşmesi olarak anlamlandırılabilir. 

Rönesans ile temellendirilmeye başlanan, insanın merkezde olduğu bakış açısından yaşam merkezli bir bakışa geçebilirsek giriş bölümünde bahsedilen problemlere çözüm bulup daha iyi bir yaşam yaratabileceğiz. Tarihsel bir bakışla geçmişi değerlendirdiğimizde bu kültür dönüşümlerinin bilimsel devrimler ile tetiklendiğini görmekteyiz. İşte beyin bilim projeleri ile yeni kültüre geçişin sinyallerini almış durumdayız. Covid-19 pandemisinde insanların doğadan çekildiği zaman doğanın kendini nasıl da yenileyebildiğine hep beraber şahit olduk. Maalesef pandemiden çok daha büyük bir mesele olan iklim krizi konusuna henüz ciddiyetle yaklaşıp gerekli dersleri çıkaramadık. Yaşamı önceleyen, her varlığın birbiri ile bağlantısallık içinde olduğu yaşamdaşlık kültürü ile bu sorunlara çözümler üretebilecekken, umuyorum bu kültürel dönüşümü çok geç olmadan gerçekleştirebiliriz. Hayatı yaşanmaz kılan tüm bu sorunların üstesinden gelmenin aslında mümkün olduğunu belirtip, yaşamdaşlık kelimesini dilimize kazandıran Türker Kılıç’ın sözleri ile yazımı bitirmek istiyorum.

“İnsanlık aydınlanma ile birey oldu. Ulus devlet ile yurttaş, sonra vergisini ödeyen vatandaş, neo-liberal ekonomiyle küresel tüketici olmayı öğrendi; bağlantısal bütünsellik bilimi ve ortaya çıkmakta olan kültürü ile de yaşamdaş olmayı öğrenecek… Yaşamdaşlık er geç öğrenilecek”

Kaynakça

  1. Harari Y.N. (2012). Hayvanlardan Tanrılara Sapiens (s35), (E. Genç, Çev) İstanbul: Kollektif
  2. Gökberk M. (1974). Felsefe Tarihi, (ss.240-247) İstanbul: Bilgi
  3. Watson P. (2014). Fikirler Tarihi (s.682), (K. Atakay, N. Elhüseyni, K. Genç, B. Pala, B. Tırnakçı, Çev) İstanbul: YKY
  4. Human Brain Project (2012-Europe), Human Connectome Project (2015-USA)
  5. T. Kılıç. (2021) Yeni Bilim: Bağlantısallık Yeni Kültür: Yaşamdaşlık (s30) İstanbul: Ayrıntı
  6. T. Kılıç. (2021) Yeni Bilim: Bağlantısallık Yeni Kültür: Yaşamdaşlık, İstanbul: Ayrıntı

Bayesian matematik: Aslında geçmişi 18.yy’ a dayanan ama son yıllarda üzerine daha da yoğunlaşılan, olasılığa bağlı bir matematiktir. 2015 yılından beri bu alanda en önemli ödüller olan Fields ve Abel ödülleri bu alandaki çalışmalara verilmiştir. (Henüz bu matematiğe ilişkin bilgimiz çok azdır)

  1. T. Kılıç. (2021) Yeni Bilim: Bağlantısallık Yeni Kültür: Yaşamdaşlık (s44) İstanbul: Ayrıntı

“Autopoiesis: Parçanın, bütünün ilgili enformasyon bölümünü daha önceden görülmemiş şekilde yapılandırmasının adıdır.”

  1. T. Kılıç. (2021) Yeni Bilim: Bağlantısallık Yeni Kültür: Yaşamdaşlık, (s.47) İstanbul: Ayrıntı

”10’lu cebir sistemi, 2’li dijital sistem, 29 harfli alfabemiz, 22’li aminoasit evreni… Hepsi birbirine dönüştürülebilir.” 

https://www.wired.com/story/scientists-upload-a-galloping-horse-gif-into-bacteria-with-crispr/

  1. T. Kılıç. (2021) Yeni Bilim: Bağlantısallık Yeni Kültür: Yaşamdaşlık, (s.81) İstanbul: Ayrıntı

“Her şey içinde bulunduğu ağ ile anlamlı.”Gökberk M. (1974). Felsefe Tarihi, s.231 İstanbul: Bilgi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: